HABÎB-İ NECCÂR HAZRETLERİ
(SÂHİB-İ YÂSÎN)
Antakya, I. Seleukos tarafından MÖ 300 yılında kurulmuş ve kurucusu tarafından babası Antiokhos’a nispetle Antiokheia, Latincede Antiochia adıyla anılmıştır. Ad, İslâm kaynaklarında Antâkiye biçimini almış, Türkçede Antakya’ya dönüşmüştür. Yâkût el-Hamevî ve İbnü’l-Adîm, efsanevî bir rivayette şehri ilk kuran Antâkiye’yi, ‘lâm harfiyle yazılan Antâliye’nin kız kardeşi’ olarak gösterir. Antâliye Arapça kaynaklarda Antalya’nın adı olduğundan bu anlatı, iki şehri kız kardeşler üzerinden ilişkilendiren bir kuruluş rivayetidir. Milâdî 37 yılında Antakya, Roma İmparatoru Gaius Caligula döneminde Suriye eyaletine bağlı, çarşıları ve eğlence hayatıyla tanınan büyük bir merkezdi. Zeus adına kırk beş gün süren olimpiyatlar düzenleniyor, Defne’de, bugünkü Harbiye’de putperest törenler yapılıyordu. Antakyalı tarihçi Malalas’ın kayıtlarına göre Yâsîn sûresindeki kıssa bu yıla yerleştirilirken, tefsirlerde şehrin putperest yöneticisi Antîhas veya Antîhus adıyla anılır.[1]
Kur’an, Mekkeli müşriklere ibret olması için, “Onlara o şehir halkını örnek ver: Hani oraya elçiler gelmişti” buyurur (Yâsîn 36/13). Ayette şehrin adı belirtilmez, ancak Mukâtil b. Süleyman, Taberî, Sa’lebî, Fahreddin er-Râzî ve Kurtubî başta olmak üzere yaygın tefsir geleneği burayı Antakya olarak kabul eder.[2]
“Biz onlara iki elçi göndermiştik, fakat onları yalanladılar. Bunun üzerine üçüncü bir elçiyle onları destekledik. ‘Biz size gönderilmiş elçileriz’ dediler” (Yâsîn 36/14). Mukâtil’in Tefsîr-i Kebîr’inde ilk iki elçi Tûmân ve Yûnus, onları destekleyen üçüncü elçi ise Hz. İsa’nın havarisi ve vasisi olarak tanıtılan Şem’ûn’dur. Mukâtil’in aktardığı rivayette Şem’ûn, hükümdarın ölmüş kızının kabrine gider, Allah’ın izniyle ayağa kalkmasını ve elçilerin doğruluğuna şahitlik etmesini ister. Kabirden çıkan kız, babasına ve şehir halkına elçilere iman etmelerini söyler, ardından Şem’ûn’un duasıyla yeniden kabrine döner. Buna karşılık Zemahşerî’nin el-Keşşâf’ında ilk iki elçi önce Habîb’in hasta oğlunu, ardından şehirdeki hastaları Allah’ın izniyle iyileştirir. Şem’ûn hükümdarın çevresine kimliğini açıklamadan girer ve tutuklu elçilerin delillerinin dinlenmesini sağlar. Hükümdarın huzurunda ilk iki elçi açıkça, Şem’ûn ise gizlice dua eder ve yedi gün önce ölen genç Allah’ın izniyle dirilir. Fahreddin er-Râzî’nin Mefâtîhu’l-gayb’ında kör ve alacalı hastaları iyileştirme ile ölüleri diriltme mucizeleri ilk iki elçiye nispet edilir, Şem’ûn’un rolü ise hükümdarı elçilerin delilini dinlemeye yönelten tedbirli bir arabuluculuk olarak anlatılır. Hülâsatü’l-Beyân da bu rivayet çizgisini takip eder. İlk iki elçinin hasta ve görmeyen kimseleri iyileştirdiğini, hükümdarın huzurunda da yedi gün önce ölen bir kişinin onların duasıyla dirildiğini bildirir. Dolayısıyla Şem’ûn’un ölü kızı bizzat dirilttiği anlatım Mukâtil’deki rivayettir. Zemahşerî, Râzî ve Hülâsatü’l-Beyân’da bu mucize ilk iki elçiye nispet edilir. Kurtubî ise elçilerin isimlerini Sâdık, Sadûk ve Şelûm olarak aktarır. İbn Kesîr’in bazı rivayetlerinde Şem’ûn, Yuhannâ ve Pavlus adları geçerken Taberî ilgili ayetin tefsirinde isim vermez. Yeni Ahit aynı üç elçi kıssasını anlatmaz. Ancak Elçilerin İşleri bölümünde Antakya’daki tebliği Barnabas ve Pavlus’la ilişkilendirir, Galatyalılara Mektup bölümünde ise Petrus’un Antakya’da bulunduğunu bildirir.[3]
Halk, “Siz de ancak bizim gibi birer insansınız. Rahmân hiçbir şey indirmemiştir. Siz yalnızca yalan söylüyorsunuz.” dedi (Yâsîn 36/15). Râzî’ye göre inkârcılar, kendileri gibi bir insanın Allah tarafından elçi olarak gönderilebileceğini kabul etmiyordu.[4]
Elçiler, “Rabbimiz biliyor ki biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz” dediler (Yâsîn 36/16). Taberî bu cevabı, elçilerin doğruluklarına Allah’ı şahit tutmaları şeklinde açıklar.[5]
“Bize düşen ancak apaçık bir tebliğdir” diyerek görevlerini bildirdiler (Yâsîn 36/17). Mukâtil, görevlerini Allah’ın bir ve ortaksız olduğunu öğretmek şeklinde açıklar. İlk iki elçinin şehirde yaptıkları hakkında ise farklı rivayetler aktarılmıştır. Zemahşerî’nin el-Keşşâf’ına göre elçiler şehre yaklaştıklarında Habîb-i Neccâr’la karşılaştılar ve hastaları, doğuştan körleri ve alacalıları Allah’ın izniyle iyileştirebildiklerini söylediler. Habîb’in iki yıldır hasta olan oğluna dokunduklarında çocuk ayağa kalktı. Bunun üzerine Habîb iman etti ve haber şehirde yayılınca çok sayıda hasta elçilerin elleriyle şifa buldu. Hülâsatü’l-Beyân’da ise Habîb’in oğlu iki yıldır yatağa bağlı bir hastadır. Kurtubî ise çocuğun akıl hastası veya yatağa bağlı hasta olduğuna dair iki farklı rivayet verir. Ayrıca Vehb’den, hasta olanın Habîb’in kendisi olduğu, yetmiş yıldır cüzzamla yaşadığı ve elçilerin duasıyla iyileştiği yönünde başka bir rivayet nakleder. Hükümdarın huzurundaki körlük mucizesi ise Habîb’in oğluyla ilgili değildir. Zemahşerî ve Kurtubî’ye göre göz yerleri kapalı başka bir çocuk huzura getirilmiş, ilk iki elçinin duasıyla gözleri açılmıştır. Fahreddin er-Râzî ayrıntılı kişi isimleri vermeden ilk iki elçinin körleri ve alacalı hastaları iyileştirdiğini, ölüleri dirilttiğini bildirir. Sa‘lebî ve Kurtubî’de Şem‘ûn daha sonra hükümdarın çevresine girip güvenini kazanmış ve hapsedilen iki elçinin hükümdarın huzuruna çıkarılmasını sağlamıştır.[6]
Halk, “Biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Vazgeçmezseniz sizi taşlayacağız ve bizden size acı bir azap dokunacak.” dedi (Yâsîn 36/18). Kurtubî’nin aktardığı rivayetlerde elçiler, şehirde yaşanan sıkıntıların sebebi sayılmış ve ölümle tehdit edilmiştir.[7]
Elçiler, “Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size öğüt verildi diye mi böyle söylüyorsunuz? Hayır, siz ölçüyü aşan bir topluluksunuz” karşılığını verdi (Yâsîn 36/19). Taberî, uğursuzluk saydıkları şeyin elçilerden değil kendi inkâr ve taşkınlıklarından kaynaklandığını, Râzî ise öğüt karşısında gösterdikleri tepkinin ölçüsüzlük olduğunu belirtir.[8]
Elçilerin gelişini haber alan Habîb için Kur’an, “Şehrin en uzak tarafından bir adam koşarak geldi. ‘Ey kavmim, bu elçilere uyun!’ dedi” buyurur (Yâsîn 36/20). Mukâtil onu İsrâiloğullarından, kör bir marangoz olan ve bir mağarada Allah’a ibadet eden Habîb b. Ebriyâ diye tanıtır ve Haberi alınca işini bırakıp hızla elçilerin yanına geldiğini anlatır. Taberî’de adı Habîb b. Merrî’dir. Sa‘lebî,
Kurtubî ve İbn Kesîr’de onun ayakkabıcılık, kumaşçılık veya ip ustalığı yaptığı, cüzzamlı olduğu ve günlük kazancının yarısını ailesine ayırıp diğer yarısını yoksullara verdiği yönünde farklı rivayetler bulunur. Râzî’ye göre “bir adam” denilmesi onu yaptığı işle yüceltir. Şehrin uzağından koşarak gelmesi ise kavmini uyarmakta acele ettiğini gösterir.[9]
Habîb kavmine, “Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadır” dedi (Yâsîn 36/21). Mukâtil’e göre bu sözün ardından yakalanarak hükümdarın huzuruna çıkarıldı. Hükümdar ona, “Sen bizden ayrılıp düşmanlarımıza mı uydun?” diye sordu. Taberî, Habîb’in elçilere ücret isteyip istemediklerini sorduğunu ve karşılık beklemediklerini öğrendiğini aktarır. Râzî’ye göre doğru yolu bilen ve insanlardan çıkar beklemeyen kimseler uyulmaya layıktır.[10]
“Beni yaratana niçin kulluk etmeyeyim? Siz de sonunda yalnızca O’na döndürüleceksiniz” dedi (Yâsîn 36/22). Râzî, Habîb’in kavmini doğrudan suçlamak yerine sözü kendi üzerinden kurduğunu ve “Ey kavmim” hitabıyla onlara duyduğu şefkati gösterdiğini belirtir.[11]
“O’nu bırakıp başka ilahlar mı edineyim? Rahmân bana bir zarar vermek isterse onların şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve beni kurtaramazlar” dedi (Yâsîn 36/23). Mukâtil ve Taberî, bu sözlerin putların ne zararı giderebileceğini ne de kendilerine sığınanları kurtarabileceğini gösterdiğini ifade eder.[12]
Habîb, “Böyle yaparsam gerçekten apaçık bir sapıklık içinde olurum” dedi (Yâsîn 36/24). Kurtubî’ye göre bu söz, onun putperestliği reddederek tevhid inancını açıkça ortaya koymasıdır.[13]
Hükümdarın, öldürülmesini emretmesi üzerine Habîb, “Şüphesiz ben sizin de Rabbiniz olan Allah’a iman ettim, beni dinleyin!” diyerek imanını ilan etti (Yâsîn 36/25). Mukâtil, Habîb’in bağırsakları çıkıncaya kadar çiğnendiğini, ardından Ress denilen kuyuya atıldığını ve üç elçinin de öldürüldüğünü anlatır. Sa’lebî, Kurtubî ve İbn Kesîr’de taşlanma, ayaklar altında çiğnenme ve kuyuya atılma rivayetlerinin farklı şekilleri bulunur. Kur’an ise öldürülme biçimini açıklamaz. Taberî ayrıca Habîb’in son sözünün elçilere veya kavmine yönelmiş olabileceğine dair iki görüş aktarır.[14]
Kur’an, “Ona, ‘Cennete gir!’ denildi” buyurur (Yâsîn 36/26). İbn Kesîr, İbn Abbas’a nispet edilen rivayette Yâsîn sahibinin Habîb-i Neccâr olduğunu ve kavmi tarafından öldürüldüğünü aktarır.[15]
Habîb, “Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilen kullarından kıldığını bilseydi!” dedi (Yâsîn 36/26-27). Taberî, onun kavminin de gerçeği öğrenip iman etmesini istediğini belirtir. Mukâtil bu merhameti, “Hayattayken de kavminin iyiliğini istedi, ölümünden sonra da” sözüyle özetler. Kurtubî ve İbn Kesîr de İbn Abbas’tan aynı anlamdaki rivayeti aktarır.[16]
“Ondan sonra kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik, indirecek de değildik” (Yâsîn 36/28). Râzî’ye göre gökten bir ordu gönderilmemesi, o topluluğun helâk edilmesinin Allah için kolay olduğunu gösterir.[17]
“Yalnızca korkunç bir ses oldu, bir anda sönüp gittiler” (Yâsîn 36/29). Mukâtil bu sesin Cebrâil’in tek çığlığı olduğunu ve halkın, söndükten sonra sesi duyulmayan ateş gibi ölüverdiğini anlatır. Ardından isnadını zikretmeden Hz. Peygamber’e nispet ettiği bir rivayette, “Yâsîn sûresinde sözü edilen kişi, Firavun ailesinden iman eden kişi, İmrân kızı Meryem ve Firavun’un hanımı Âsiye bugün cennettedir” ifadesine yer verir. Bu rivayet sahih hadis kaynaklarında güçlü bir isnatla sabit değildir. Malalas, MS 37’de Antakya’da büyük bir deprem meydana geldiğini kaydeder. Yâsîn sûresinde bildirilen helâk, tarihî yorum olarak bu deprem ile birlikte değerlendirilmiştir.[18]
İslâmî gelenekte Habîb Neccar, “Sâhib-i Yâsîn” adıyla anılmıştır. Hz. Peygamber’e nispet edilen bir rivayette, “Sıddıklar üçtür: Âl-i Yâsîn’in mümini Habîb-i Neccâr, Firavun ailesinin mümini Hizkîl ve Ali b. Ebû Tâlib’dir. Ali onların en faziletlisidir” denilmektedir. Aynı muhtevadaki başka bir rivayetin lafzı ise şöyledir: “Ümmetlerin öne geçenleri üçtür. Bunlar, göz açıp kapayıncaya kadar Allah’ı inkâr etmemiş olan Ali b. Ebû Tâlib, Sâhib-i Yâsîn ve Firavun ailesinin müminidir. İşte onlar sıddıklardır. Ali onların en faziletlisidir.” İlk rivayet Ahmed b. Hanbel’in Fezâʾilü’s-sahâbe’si ile Ebû Nuaym el-İsfahânî’nin Maʿrifetü’s-sahâbe’sinde, ikinci rivayet ise Sa‘lebî’nin el-Keşf ve’l-beyân adlı tefsirinde nakledilmiştir. Bununla birlikte bunlar, birbirinden tamamen bağımsız iki sahih hadis olmaktan ziyade aynı muhtevanın farklı lafızlar ve rivayet yollarıyla aktarılmış şekilleridir. İsnadlarında tenkit edilen raviler bulunduğundan hadis âlimleri bu rivayetleri sahih kabul etmemiş, özellikle “ümmetlerin öncüleri” rivayetinin bazı yollarını zayıf veya münker olarak değerlendirmiştir.[19] Hz. Peygamber’in Tâif’te şehit edilen Urve b. Mes‘ûd’u Sâhib-i Yâsîn’e benzettiği de nakledilmiştir. Ancak bu rivayetlerin isnatları güçlü değildir ve Kütüb-i Sitte’de Habîb-i Neccâr’ı adıyla tanıtan sahih bir hadis bulunmamaktadır.[20]
Antakya, 636 yılındaki Yermük Savaşı’nda Bizans ordusunun İslâm kuvvetleri karşısında yenilmesinden sonra 16/637 yılında Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh komutasındaki ordu tarafından kuşatıldı. Bu sırada Bizans tahtında İmparator Herakleios bulunuyordu. Yermük Savaşı öncesinde Antakya’yı askerî karargâh olarak kullanan Herakleios, yenilginin ardından şehirden ayrılmıştı. Antakya’nın kuşatılması ve teslimi sırasında şehirde görev yapan yerel vali veya garnizon kumandanının adı kaynaklarda açıkça belirtilmemektedir. Şehir halkının cizye ödemeyi kabul etmesi üzerine Antakya İslâm Devleti’nin hâkimiyetine girdi.[21]
İslâmî kaynaklarda Antakya ile Habîb-i Neccâr arasındaki bağ yalnızca tefsir rivayetlerinde değil, coğrafya, şehir tarihi ve ziyaret literatüründe de korunmuştur. XI. yüzyılın ortalarında Antakya’ya gelen Bağdatlı hekim İbn Buṭlân, Halep’ten itibaren yol boyunca köylerin ve ekili arazilerin birbirini izlediğini, şehrin surlarının ovadan dağın zirvesine kadar yükseldiğini ve güvenliğin İstanbul’dan gönderilen binlerce muhafız tarafından sağlandığını anlatır. Kasyân Kilisesi’ni, çevresindeki revakları, su yollarını, bahçeleri, hamamları ve hastaneyi ayrıntılı biçimde tasvir eder. Kiliseyi Kasyân adlı hükümdar ve Petrus’la ilişkilendiren anlatısı, XI. yüzyıl Antakya’sında yaşayan yerel Hristiyan geleneğini yansıtır.[22]
İbnü’l-Adîm, İbn Buṭlân’ın seyahat risâlesini onun kendi el yazısından yapılan bir nakle dayandırır. Ayrıca 613 veya 614 yılında, milâdî 1216-1218 arasında Antakya’ya bizzat girdiğini bildirir. Kasyân Kilisesi’nin yanında Müslümanlara ait bir mihrabı ve tavanında nakışla yazılmış Kur’an ayetlerini gördüğünü, kilisenin mermer ve mozaiklerinin de İbn Buṭlân’ın tasvirine uygun olduğunu söyler. Böylece yaklaşık bir buçuk asır önce yapılan şehir tasvirini kendi gözlemleriyle karşılaştırır.[23]
İbnü’l-Adîm’in Habîb-i Neccâr’ın kabri hakkındaki kaydı daha açıktır. Antakya’da ‘Mü’min-i Âl-i Yâsîn’ diye andığı Habîb-i Neccâr’ın kabrinin bulunduğunu ve kendisinin de bu kabri ziyaret ettiğini belirtir. Sem‘ânî’den yaptığı başka bir nakilde kabrin şehir çarşısında bulunduğu bildirilir. Bu kayıtlar, Habîb-i Neccâr’ın Sâhib-i Yâsîn kabul edilmesi ve kabrinin Antakya’da gösterilmesi geleneğinin XIII. yüzyıldan önce mevcut olduğunu ortaya koyar.[24] Aynı gelenek Arap şiirinde de görülür. Ebû Amr el-Kâsım b. Dâvûd et-Tarsûsî, Antakya’nın halkını, bereketini ve korunaklı yapısını anlattığı şiirinde, ‘Yâsîn’de zikredilen Habîb-i Neccâr’ın kabri oradadır’ diyerek şehrin manevî kimliğini onunla birlikte anar. İbnü’l-Adîm’in koruduğu bu dizeler, mezar geleneğinin tarih ve coğrafya kitaplarının yanında edebî hafızaya da yerleştiğini gösterir.[25]
XIII. yüzyıl coğrafyacısı Yâkût el-Hamevî de Antakya’daki Habîb-i Neccâr kabrine uzak yerlerden insanların geldiğini ve kabrin ziyaret edildiğini kaydeder. Ayrıca Yâsîn sûresindeki ‘Şehrin en uzak tarafından bir adam koşarak geldi’ ayetinin onun hakkında indiğinin söylendiğini belirtir. Buna karşılık Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ın Antakya’nın fethi sırasında mezarın yerini belirlediği yönündeki yaygın anlatıyı doğrulayan erken bir tarih kaynağı henüz tespit edilememiştir.[26]
[1] Gürhan Bahadır, “Hristiyanlığın Antakya’da Şekillenmesi ve Habib-i Neccar”, Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 10/23 (2013), s. 207-210, 213. Deprem-kıssa ilişkisi Bahadır’ın yorumudur, Antîhas/Antîhus adı tefsir rivayetlerine aittir. Kuruluş ve adlandırma için bk. İbnü’l-Adîm, Buğyetü’ṭ-ṭaleb fî târîḫi Ḥaleb, I, s. 82-85’ten naklen Yakup Göçemen, “Şehir Şiirleri Bağlamında Arap Edebiyatında Antakya”, Antakiyat, 4/2 (2021), s. 265. Antâkiye-Antâliye rivayeti için bk. Yâkūt el-Hamevî, Muʿcemü’l-büldân, I, s. 266; İbnü’l-Adîm, Buğyetü’ṭ-ṭaleb fî târîḫi Ḥaleb, I, s. 84.
[2] Kur’ân-ı Kerîm, Yâsîn 36/13. Mukâtil b. Süleyman, Tefsîr-i Kebîr, çev. M. Beşir Eryarsoy, İstanbul: İşaret Yayınları, Cilt III, s. 448. Taberî, Câmiʿu’l-beyân. Sa’lebî, el-Keşf ve’l-beyân. Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb. Kurtubî, el-Câmiʿ li-ahkâmi’l-Kurʾân, Yâsîn 36/13 tefsirleri.
[3] Mukâtil b. Süleyman, Tefsîr-i Kebîr, III, s. 448-449. Mukâtil, hükümdarın ölmüş kızının Şem‘ûn’un duasıyla kabirden çıkmasını 36/14 ayetinin açıklamasında aktarır. Zemahşerî, el-Keşşâf, Yâsîn 36/13-14. Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, Yâsîn 36/13-14. Mehmed Vehbi, Hülâsatü’l-Beyân, XI, s. 2540-2541. Elçi isimlerinin diğer rivayetlerdeki şekilleri için bk. Kurtubî ve İbn Kesîr, Yâsîn 36/13-14. Taberî’nin Câmiʿu’l-beyân’daki 36/14 tefsiri isim vermez. Yeni Ahit için bk. Elçilerin İşleri 11/19-26. Galatyalılara Mektup 2/11.
[4] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Yâsîn 36/15.
[5] Taberî, Câmiʿu’l-beyân, Yâsîn 36/16.
[6] Mukâtil b. Süleyman, Tefsîr-i Kebîr, III, s. 449-450. Zemahşerî, el-Keşşâf, Yâsîn 36/13-17. Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, Yâsîn 36/13-17. Mehmed Vehbi, Hülâsatü’l-Beyân, XI, s. 2540-2541. Sa‘lebî, el-Keşf ve’l-beyân, Yâsîn 36/13-17. Kurtubî, el-Câmiʿ li-ahkâmi’l-Kur’ân, Yâsîn 36/13-17. Zemahşerî ile Hülâsatü’l-Beyân’da Habîb’in oğlu iki yıldır hastadır. Kurtubî oğlun akıl hastası veya yatağa bağlı hasta olduğu rivayetlerini, ayrıca Vehb’den Habîb’in kendisinin cüzzamdan kurtulduğu rivayetini aktarır. Gözleri açılan çocuk, hükümdarın huzuruna getirilen başka bir kişidir.
[7] Mukâtil b. Süleyman, Tefsîr-i Kebîr, III, s. 450. Kurtubî, Yâsîn 36/18. Mukâtil, yağmurun yedi yıl yağmadığını ve halkın elçileri bunun sebebi saydığını aktarır.
[8] Mukâtil b. Süleyman, Tefsîr-i Kebîr, III, s. 450. Taberî ve Fahreddin er-Râzî, Yâsîn 36/19.
[9] Mukâtil b. Süleyman, Tefsîr-i Kebîr, III, s. 450-451. Taberî, Sa’lebî, Kurtubî ve İbn Kesîr, Yâsîn 36/20. Habîb’in adı, mesleği, hastalığı ve yaşayışı hakkındaki ayrıntılar rivayetlere göre değişmektedir.
[10] Mukâtil b. Süleyman, Tefsîr-i Kebîr, III, s. 451. Taberî ve Fahreddin er-Râzî, Yâsîn 36/21. Habîb’in hükümdarın huzuruna çıkarılması Mukâtil’in anlatısındadır.
[11] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Yâsîn 36/22.
[12] Mukâtil b. Süleyman, Tefsîr-i Kebîr, III, s. 451. Taberî, Câmiʿu’l-beyân, Yâsîn 36/23.
[13] Kurtubî, el-Câmiʿ li-ahkâmi’l-Kurʾân, Yâsîn 36/24.
[14] Mukâtil b. Süleyman, Tefsîr-i Kebîr, III, s. 451-452. Taberî, Sa’lebî, Kurtubî ve İbn Kesîr, Yâsîn 36/25. Kur’an öldürülme şeklini açıklamaz. Çiğneme, taşlama ve kuyuya atılma tefsir rivayetleridir. Mukâtil ayrıca üç elçinin de öldürüldüğünü ve kuyuyu “Ress” adıyla ilişkilendirdiğini aktarır.
[15] İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Kurʾâni’l-azîm, Yâsîn 36/26. İbn Abbas’a nispet edilen rivayet, Yâsîn sahibini Habîb-i Neccâr olarak adlandırır.
[16] Mukâtil b. Süleyman, Tefsîr-i Kebîr, III, s. 452. Taberî, Kurtubî ve İbn Kesîr, Yâsîn 36/26-27.
[17] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Yâsîn 36/28.
[18] Mukâtil b. Süleyman, Tefsîr-i Kebîr, III, s. 452. Mukâtil, 36/29’dan sonra Hz. Peygamber’e nispet ettiği rivayeti isnat zinciri vermeden aktarır. bu şekliyle rivayetin hadis sıhhati belirlenemez. Deprem kaydı ve yorumu için bk. Bahadır, “Hristiyanlığın Antakya’da Şekillenmesi ve Habib-i Neccar”, s. 210, 213.
[19] Ahmed b. Hanbel, Fezâʾilü’s-sahâbe, II, 655, nr. 1117. Ebû Nuaym el-İsfahânî, Maʿrifetü’s-sahâbe, I, 86, nr. 340. Sa‘lebî, el-Keşf ve’l-beyân, Yâsîn 36/20 tefsiri. Rivayetin tariklerinin değerlendirilmesi için bk. Zeylaî, Tahrîcü’l-ehâdîs ve’l-âsâri’l-vâkıʿa fî Tefsîri’l-Keşşâf, III, 162.
[20] “Sıddıklar üçtür” ve “ümmetlerin öncüleri üçtür” rivayetleri için bk. Ahmed b. Hanbel, Fezâʾilü’s-sahâbe, II, s. 655, nr. 1117. Ebû Nuaym el-İsfahânî, Maʿrifetü’s-sahâbe, I, s. 86, nr. 340. Urve b. Mes‘ûd-Sâhib-i Yâsîn benzetmesi için bk. Taberânî, el-Muʿcemü’l-kebîr, XVII, s. 147, nr. 374. Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek, nr. 6579. Bu rivayetlerin isnatları sahih derecesine ulaşmamaktadır. Kütüb-i Sitte’de Habîb-i Neccâr’ı adıyla tanıtan doğrudan bir rivayet yoktur.
[21] Belâzürî, Fütûhu’l-büldân, Beyrut: Dâr ve Mektebetü’l-Hilâl, 1988, s. 148. İbnü’l-Adîm, Buğyetü’ṭ-ṭaleb, I, s. 583. Halil Sahillioğlu, “Antakya”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, II, s. 229-230’dan naklen Yakup Göçemen, “Şehir Şiirleri Bağlamında Arap Edebiyatında Antakya”, Antakiyat, 4/2 (2021), s. 265.
[22] Yâkūt el-Hamevî, Muʿcemü’l-büldân, Beyrut: Dâr Sâdır, 1995, I, s. 266-268. İbnü’l-Adîm, Buğyetü’ṭ-ṭaleb fî târîḫi Ḥaleb, thk. Süheyl Zekkâr, Beyrut: Dârü’l-Fikr, 1976, I, s. 86-89. İbn Buṭlân’ın metni, Antakya’nın XI. yüzyıldaki durumuna ve şehirde yaşayan yerel geleneğe tanıklık eder.
[23] İbnü’l-Adîm, Buğyetü’ṭ-ṭaleb, I, s. 89. Müellif, Antakya’ya 613 veya 614 yılında girdiğini ve gördüğü yapıların İbn Buṭlân’ın tasviriyle uyuştuğunu açıkça belirtir.
[24] İbnü’l-Adîm, Buğyetü’ṭ-ṭaleb, I, s. 91, 468. Müellifin ifadesi şöyledir: ‘Antakya’da Mü’min-i Âl-i Yâsîn Habîb-i Neccâr’ın kabri vardır, oradaki kabrini ziyaret ettim.’ Sem‘ânî’den aktarılan kayıtta kabrin şehir çarşısında bulunduğu belirtilir.
[25] İbnü’l-Adîm, Buğyetü’ṭ-ṭaleb, I, s. 92-93’ten naklen Yakup Göçemen, “Şehir Şiirleri Bağlamında Arap Edebiyatında Antakya”, Antakiyat, 4/2 (2021), s. 275.
[26] Yâkūt el-Hamevî, Muʿcemü’l-büldân, I, s. 269. Yâkūt, kabrin uzak yerlerden gelenlerce ziyaret edildiğini açıkça kaydeder. Ayrıca bk. Abdulhalık Bakır, “Yâkūt el-Hamevî’nin Antakya Şehri ile İlgili Naklettiği Bilgilerin Değerlendirilmesi”, Fırat Üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Dergisi, 7/1 (2010), s. 13. Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ın mezarı belirlediğine dair erken bir kaynak tespit edilememiştir.